Yoga hocalık eğitimi öncesi…

 

Haftaya Naz Hoca ile beraber verdiğim, Cihangir yoga 200 saatlik temel hocalık eğitimi yeniden başlıyor. Beraber verdiğimiz 4 üncü eğitim olucak. Her eğitim başka bir heyecan, başka bir yolculuk. Uzaktan aynı gibi gözükse inanın hiç değil…Eğitimi oluşturan grup ile biz de şekilleniyoruz, kendi çalışmalarımız içinde algımız, deneyimimiz ve bilgimiz derinleştikçe, eğitimlerimiz çeşitleniyor. Öğretirken, öğreniyoruz. Öğretirken, kendi aynamızdan, eksikliklerimizi, zaaflarımızı, dirençlerimizi görüyoruz, ve öğrencilerin aynasından, kendimizi görüp, öğrenciler bizim rehberlerimiz ve hocalarımız oluyor.

Bu yazımda kendi ilk hocalık eğitimi sürecimi hatırlamak istiyorum. O zamanlar, sene 2000, henüz 26 yaşındayım, ve master öğrenciyim. Okulun bitmesine bir sene var. O yaz, Zeynep Aksoy’un İstanbul’daki evinde oturmuş, annesi ile sohbet ediyoruz. Annesinin sorusuna uyandım. – Seneye okul bitiyor, ne yapacaksınız ? – Zeynep ile göz göze geldim. Birbirimize bakıp, “Yoga hocası olacağız” dediğimi hatırlıyorum. Belki şaka ile karışık bir gerçekti. Hayaldi. Belki o anda düşünmeden ağzımızdan çıkan birkaç kelime, kendimizin bile zor inandığı, bir gerçeklikti. Ve o kış, bir grafik tasarım dersinde, kendime yoga ile ilgili bir web sayfası tasarlamıştım. Demek ki şimdi daha iyi farkına vardığım, benden daha kuvvetli bir el, istek, niyet beni bu yöne doğru zaten itiyordu.

Master öğrencisi olarak bitirme tezim için, prodüksiyon, video, kurgu vesaire okuduğum için, bir dokümenter çekiyordum. Herşeyi bana ait olan. Ve o dönem Om Yoga’da Cyndi Lee’nin hocalık eğitimine kayıt oldum. Her zaman çok dikkatli ve sorumlu bir öğrenci oldum. Ama çok da çekingendim. Çalışkandım, ama kendimi göstermeyi sevmiyordum. Kendime göre yogamı yorumluyordum, ama kendime saklıyordum, kendi özelimi kendime saklıyordum, Yoga hakkında konuşmayı çok sevmezdim. Zaten birçok arkadaşım hakkımda : “Mey yine yoga’da” derdi. Sanki bazıları tarafından anlaşılmadığımı düşünürdüm. Ama kendi bildiğimi de yapardım. Hiçbir zaman başkaları ne der gibi bir derdim olmadı. Biraz kafasının dikine giden ve inatçı bir tarafım var onu biliyorum. Benim bu huyumu çok iyi bilen annem, babam eminim benim hakkımda yeri geldi mi çok endişelendiler, ama bana pek çaktırmadılar, daha az konuştular, her zaman arkamda desteklerini ve güvenlerini hissettim. Daha yeni yeni gerçekten benimle rahatladıklarını biliyorum. Ve hatta eski Mey gibi beni çoşkulu ve kendi kabuğunda daha rahat gördüklerini, yaşamdaki seçimleri ile barışık olduğumu görüp sevindiklerini hissediyorum.

İlk hocalık eğitimi sürem boyunca, hayatım ya kurgu odasında, dokümenteri kurgularken, ya da OM yoga’da yogada, bu ikisi arasında mekik dokudum. İsteyerek, üşenmeden, içimden geldiği için…Ama kafamda net yoga hocası olucağım gibi bir tablo yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Tek bildiğim gerçeklik, Okulumdan sonra New York’da kalmak istediğimdi. Bir sene çalışma iznimi en iyi bir şekilde değerlendirmek idi. Bir kurgu şirketinde iş buldum. Çok çalışıyordum. Çok severek yaptığımı söyleyemeyeceğim işim… Filmleri Dvd formatına çeviriyor, photoshop ile filmin kapak tasarımını yapıyor, ve bilgisayar programı ile o format değişimini yapıyordum. Yapıyordum, ama gözüm saatte hadi 6 olsa da çıksak hali ile. Ve sonra bir gün büyük bir değişim oldu. Benim dışımda gerçekleşen, yaşamın içinden…İkiz kuleler yıkıldı. Büyük bir trajedi…Benim çalıştığım şirket kapandı. O gün avukattan çalışma izni için hazır kağıtları almış, patrona imzalatacağım gün, şaka gibi işimi kaybettim. Çaresiz, sokaklarda boş boş yürüyordum, bir barda çalışan oda arkadaşımın yanına gittim. Herşeye rağmen gülebiliyorduk. Birşeyler ters gidince, galiba bir deli cesareti geliyor insana. Tek bildiğim Türkiye’ye dönmeye hazır değildim. Bir çaresini bulacaktım New York’ta kalmanın ki, nitekim de öyle oldu. İlk önce elimdeki vizeyi turist vizesine çevirdim avukatlar araçılığı ile. Ve sonra New York’ta her türlü aklınıza gelebilecek küçük iş yaptım. Restoranda paltoları astım kış ayında, bir küçük yerde, hediye paketi yaptım, ve arkadaşımın eşinin ofisine iş sonrası topalarlamaya gittim. Ve o sırada arkadaşlarıma ufaktan yoga dersleri vermeye başladım. O öğrencilerim benim ilk öğretmenlerim oldu. Burdan onlar kendilerini biliyorlar, Onlara gerçekten sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ben bu yolda güvenimi kazandıkça, hadi dedim Mey artık ufak ufak yoga stüdyolarının kapısını çal. Gittiğim Brooklyn Williamsburg civarındaki 3 ayrı yoga merkezi bana deneme dersi verdiler. Beni sınadıktan sonra, bana programda ders vermeye başladılar. Derslerim gittikçe artıyordu. Ben dahi bazen şaşırıyordum. Bir yabancı olarak, ingilizce ders vermenin zorluğunu ve çekingenliğini hep ama hep taşıdım. Ama galiba bu bazı öğrencilere çok içten ve sempatik geliyordu. Çok güzel deneyimlerim, çok tatlı öğrencilerim ve güzel arkadaşlıklarım oldu….Yazarken daha da şimdi değerini ve gücünü anlıyorum…

Haftaya yeni bir hocalık eğitim başlıyor. Benim hep öğrencilere tavsiyem, gerçekten Yoga’ya aşkınız, tutkunuz varsa, kendiniz için bu yolculuğa başlıyın oluyor. Yoga hocalık eğitimi gerçekten kendimize verebileceğimiz en güzel hediyelerden biri bana göre…Girdiğimiz bu içsel dönüşüm yolculuğunda, derinliklerimiz ile buluşuyor, yaşam ve kendimiz ile kucaklaşıyoruz olduğu gibi, hepimiz yaşam savaşındaki mücadelemiz içinde, biraz daha kabul ve içsel güçümüzün içinde yerimizi bularak daha cesaretli ve korkusuz olmaya başlıyoruz. Merkezimizin içinde kendi hakkikatımızı bulmaya başlıyoruz. Kendi iç sesimizi duymaya daha özen gösterip, ona daha çok güvenmeye başlıyoruz. Yaşamın mücadelesinde hırçınlıklarımız biraz daha az keskin olmaya başlıyor. Yaşamın kendisine daha kolay teslim olmaya başlıyoruz. An be an farkındalığımız uyanmaya, ve şimdide daha fazla varolmaya başlıyoruz. Daha çok bakıp, görmeye, daha çok dinleyip, duymaya başlıyoruz. Yaşamı ve herşeyi kontrol etme meyilimiz azalıyor. Beden araçılığı ile yaşamı dinlemeye başlıyoruz. Kalbe önem veriyoruz, kalpten yaşamak oluyor arayışımız. Samimiyet ve hasssasiyeti davet ediyoruz her türlü ilişkimize mümkün olduğu kadarı ile. Kırılganlığımızı biliyoruz, kırılganlığımızı göstermekten çekinmiyoruz. Yaşam çok narin, çok kırılgan…Kendimizle dost olmaya, gerçekten kendimizi sevmeye başlıyoruz. Ve kendimizden başlayan bu tavır, diğer herşeyde etkisini göstermeye başlıyor. BU değişim, dönüşüm yolculuğunda daha yaşamın bütününe güvenmeye başlıyoruz. Hepimizin bir enerji varlığı olduğuna inanıyorum. Ruhumuz olduğuna inanıyorum. Ve ruhlarımıza iyi bakmaz isek, hastalanmaya başlıyoruz, fiziksel, ruhsal, zihinsel. Hepimiz zaman zaman hastalanıyoruz, iyi ki de hastalanıyoruz. Ruhumuzu nasıl beslediğimize önem veriyorum. Ve yoga gerçekten ruhumuz, bedenimiz, zihnimiz için müthiş bir şifa…İşte hocalık eğitimi, kendi derinliklerimize doğru bu kapıları sonuna kadar açıyor. Bazılarımız bu yolculukta, aşkla, sabırla, adanmışlıkla, çalışkanlıkla kaldığı zaman, ve yoga hocalığına da, yoga öğrenciliği kadar seviyorsa, yogayı öğretirken, paylaşırken buluyor kendini. Ama unutmamız gereken, öğrencilik sonuna kadar sürüyor. Ne zaman ben oldum diyorsun, işte orda büyük bir yanılgı başlıyor. İyi ki de başlıyor…Yaşamın dansı içinde, içimdeki benler ve senler buluşana kadar sürecek bu yolculuk….

Sevgiler

Mey Elbi

12038188_10153134913868148_8861719706291285192_n

 

Yorum yaz

Hindistan, renkli ve başka diyarlar ülkesi Hindistan…

IMG_9132 copy
Hindistan’dan yeni döndüm. Yıllar evvel 2000 senesinde henüz yoga hayatımda yeni yeni filizlenmeye başlamışken, Asthanga Yoga yapmaya, Mysore’a Pattabhi Jois ile çalışmaya gitmiştim. O zaman ki toyluğum, naifliğim ve cahilliğim ile, Hindistan’a ayak basar bazmaz, kendime söylediğim bir cümle olmuştu. “Mey, sakın karşılaştırma yapma, yapsan bile alışkanlıkların içinde, yaptığının bilinçinde ol, sadece gözlemlemeye çalış, ve anlamaya bile çalişma, sadece yaşa”. Aslında yogayı, farkında olmadan mat üzerindeki yoga anlayışını, günlük tavrıma taşımıştım. Ve yıllar sonra, sevgili yoga öğrencim Selda Yaran’ın teşviki ile, Hindistan yolları yine bana gözüktü. Bu sefer Kuzey Hindistan’da belirlediğimiz bir rota içinde dolu dolu gezicektik. 21 gün içine sığdırmaya çalıştığımız 6 şehir vardı. Rishikesh, Amritsar, Dharamsala, Varanasi, Yeni Delhi ve Goa. Bu kadar çok şehri sığdırmak bir çılgınlık, ama o çılgınlığı içine girmeden bazen insan kavrayamıyor. Ve iyi ki de bu çılgınlığı yapmışız.

Bir cümle kulağımda çınlıyor. Hindistan anlatılmaz, yaşanır. Aslında bu herşey için geçerli değil mi? Ama yine de paylaşarak çoğalıyor ve zenginleşiyorsak, bende kelimelerin yetersizliği içerisinde, elimden geldiğince biraz biraz duygularımı ifade etmeye çalışacağım. Hindistan çok renkli, çok deli bir yer. 21 gün gibi kısa bir süre dahi olsa, kendimden bu kadar farklı bir kültür ve toplum içinde var olmak, gerçekliğimi genişletti. Algılarım açıldı. Kendi sınırlarım içinde, koşullanmışlıklarım ve alışkanlıklarım içinde, önyargılarım ile, karşılaşma fırsatı buldum. Ve sınırlarım, bilinçaltım izin verdiği sürece, inanıyorum ki birazda olsa açıldı.

14 sene sonra, bir daha Hindistan. Artık içimdeki farkındalık içinde biraz olgunlaşmış bu yaşımda, biraz daha iyi gözlemleyebildiğimi, biraz daha an içinde orayı tadabildiğimi ve keşfettiğimi söyleyebilirim.

Bu yazıda, sadece kendi deneyim ve duygularımdan yola çıkarak beni etkileyen birkaç anımdan bahsetmek istiyorum. Bir gezi rehberi değilim, Hindistan kültürü hakkında uzman değilim. Sadece bir yogacı olarak, yaşadığım birkaç anı kaleme almaya çalışacağım.

Bütün yoksulluğa, kaos ve pisliğe rağmen, Hindistan çok renkli ve öğretici bir yer. Ve şunu söyleme gerekiğini duyuyorum, bize göre pis, onların gerçekliğinde doğal. Hindistan çok büyük bir kıta ve yaklaşık 1 milyar insanın yaşadığı çok kalabalık bir toplum. Dikkatimi çeken en önemli unsurlardan biri, bütün bu kaosluğun ve kalabalığın içinde, insanlar son derece sakin. Nasıl mı ? Mesela trafik tam bir facia. Kural yok gibi gözüküyor, trafik ışığı yok. Kutsal hayvanları inekler her yerde volta atıyorlar, bir ana caddenin göbeğine mesela yayılabiliyorlar. Bir ulaşım araçları olan tuk-tuklar, arabalar, bisikletliler, yayalar, yük araçları her yerde.Tam bir keşmekeş. Ve üstüne üstlük bu kaosa, mütemadiyen dinmeyen bir klakson sesi ekleniyor. Bütün bunlara rağmen, insanlar sakin, rahat. Bir tek kazaya denk gelmedim…Amritsar’da bindiğimiz bir tuk-tuk’da şöyle bir manzara hayal edin. 3 kişiyiz kahkalara büründük. Biraz sinir bozukluğundan kabul ediyorum. Ama bindiğimiz şoför sanırsınız ki hastayı hastaneye yetiştiriyor bir ambulans edası içinde. Hızlı ve susmayan bir klakson sesi bu hıza eşlik ediyor. Binmeden önce yorgunluktan uyuklayan ben, bir anda adrealin fırlaması içinde, güvenmekten ve teslimiyetten başka yol yok diyorum kahkalar içinde. Bir yoga yaklaşımı daha, olana olduğu gibi kabulü içinde teslim olmak. Körü körüne bir teslimiyet değil bu, olanın içinde gevşemeye araştırma teslimiyeti. Hayat düz değil. Keyif yanında, aslında çokca kaos var, acı var, üzüntü var. Mutluluğa o kadar endeksli yaşıyoruz ki, halbuki yaşam bir bütün, ve mutsuzluk da var. Mutsuzluğu ve acıyı bastırmaktan ziyade, acı ile yüzleşmek, o acı ile samimileşmek, ve kaynağına bakıp, olanı sadece tanımak ve yüzeye çıkmasına izin vermek, kendiliğinden beraberinde kabul, dönüşüm ve teslimiyeti getiriyor. Yani öfke olduğu yerde, hayır demekten ziyade , evet bugün öfkeliyim, evet bugün üzgünüm demek gibi.  Çabasız bir çaba içinde.

IMG_5071 copyy

Bir başka beni etkileyen olay. Dharamsala… Tibet halkı ve Tİbet budist rahibleri, Tibet’in Çin istilasından sonra, Dalai-Lama ve o zamanki Hindistan hükümetinin iyi ilişkileri içerisinde, havası ve toprağı ile kendi ülkelerine benzeyen, Himalaya eteklerinde Dharamsala’ya yerleşiyorlar. Dharamsala yolu diğer Hindistan yollarından dahi farklı : Yollar düzgün, levhalar var, ve 1800 metreye tırmanırken, inanılmaz bir doğa içine giriş yapıyorsunuz, Himalayanın görkemli, heybetli görünüşü içinde. Tertemiz ve huzur dolu bir yer. Çok tanıdık bir havası var benim için. Kendimi orda evde hissettim. Yukarı Dharamsala Mcleod Ganj’ın bir meydanında durmuş iken, sevgili arkadaşım Çiğdem ile, fotoğrafımızı çekmesi için bir budist rahibe ricada bulunduk. İyi ki öyle olmuş. Meğersem bu kişi bizim hediyemizmiş. Onunla beraber protesto yürüyüşüne katıldık. Çin’in gösterdiği züiumu protesto için kendini yakarak feda eden bir Tibetlinin ardından. Bu yürüyüş sakin ve barışcıl bir şekilde oldu. Amaç farkındalığı artırmak ve anmak içindi. Etrafta kayıt alan bazı yabancı basın mensupları vardı. 14 senedir Budist Rahib olan bu kişi ile sohbet etme imkanımız oldu. Kendinden vermenin önemi üzerine. En büyük mutluluğun aslında başkasını mutlu etmek olduğu üzerine…Ve bu kişi, ertesi gün Dalai-Lamanın konuşmasını dinlememiz için bize yardımcı olucağını söyledi. Düşünebiliyor musunuz, çok ender Dharamasala’da bulundan Dalai-Lama ile aynı zamanda ordayız. Ve konuşmasını dinleyebileceğiz. En büyük hayallerimden biriydi. Ve bu kişi Dalai-Lama’yı yakından görebilmemiz için bizi giriş yaptığı kapıya yakın bir yere götürdü onca kalabalık içinde. O kalabalığı göremeliydiniz. Yüzlerde ve gözlerde o hürmet ve sevgiyi. Dalai-Lama ile gözgöze geldim. Eminim, gözümde yaş. Bütün düynaya barış ve şefkat mesajı veren Dalai-Lama ile.

Varanasi, onca pisliğin içinde, en büyülü ve gizemli havaya sahip kutsal şehir, beni çok etkiledi. Çok gün geçirmedim. Ama 2 gün dahi bu şehrin mistic havasını koklamama yetti. Ganj nehri, Hint kültüründe kutsal nehir. Ve burda yıkanmak, veya öldükten sonra küllerinin nehre atılması, ruhların arınmasına yardımcı olduğu inançı var. Ayini tadabildik, ölülerin yakıldığı yerden geçebildik saygı ile. Hindistanda, kendilerini görünür olandan görünmez olan, bir bütüne teslimiyet ve adanmışlık var.

Bu yazı da son paylaşmak istediğim anım ile bitirmek istiyorum. Uzun süren tren yolculukları (12 saat, 15 saat) ve uçak yolculuklarından sonra, ve bu kadar kısa zamanda bu büyük kıtada bu kadar çok şehir gezmenin sonunda, ben hastalandım. Goa’ya hasta giriş yaptım. Ve inanılmaz yorgun bir beden ve yerleşen bir kuru öksürük içinde buldum kendimi. Dışarda 35 derecelik bir hava, çok yüksek bir nem içinde. Kendime hediye 3 gün boyunca ayurveda masajına gittim. Bana yapan çok az ingilizce bilen Hintli masajçı kadınla, birkaç kelime ile anlaşarak, daha çok gözlerimiz ile konuşarak. Ve paramın artık sona yaklaştığı son seansımda, benden alması gereken paranın çok daha altında bir meblağ aldı. Cümlesi bozuk ingizlizcesi ile şu oldu. Senin problemin yok olunca, benim probleminde yok olur, ve ben mutlu olurum…Daha ne diyeyim ki, gözümde minnet ifadesi ile teşekkür edebildim.

Çok şey hissettim, çok şey gözlemledim, ve an içinde uyumlanmaya çalıştım olduğu kadarı ile olana. Bu da yoganın bana yıllar içinde kazandırdığı bir yaklaşım….

NOT : Fotoğraflar fotoğrafçı yol arkadaşım Sedef Gürsu tarafından çekilmiştir.

Sevgiyle

Mey Elbi

www.meyelbi.com

https://www.facebook.com/meyelbiyoga?ref=hl

2 Comments

Yoganın tılsımı – gölgelerim

AvsarG_8782-1Yogaya inanan, yoganın şifasını deneyimleyen bir yoga eğitmeni ve öğrencisi olarak, kendi doğamızın içine gevşerken, doğa ve yaşam ile bağımızı canlandıran, büyüten yoganın gerçekten yayılmasını dliyorum.

Yoganın tılsımlı bir değneği var. Temas ettiği haneye, dokunduğu gönüllere şifasını çok derinden veriyor, hem de usulca. Yoga bir değişim, dönüşüm yolculuğu. Bütünlüğün içinde kabul ve teslimin olduğu bir yolculuk. Ve yolculuğunun yolcusu olmaya devam ediyorsun süreçin çeşitliliği, zenginliği, acısı ve tatlısı ile…Seni ilgilendiren gittiğin yerden ziyade, yolculuğun kendisi olmaya başlıyor. Bu yolculuktaki tavrın, bu yolculukta karşılaştıkların hem içsel hem dışsal alanında, korkuların, zaafların, gölge tarafların, oynadığın oyunların farkındalığı içinde, yolunda herşey sana aynalık etmeye başlıyor. Her gördüğün ayna da kendi yansımanın farkına varmaya başlıyorsun. Kimi zaman çok zor, karşılaştıklarına bakmak, görmek, acıtıyor. Nefes’in yani yaşamın rehberliği içinde, başka bir çaren olmadığını biliyorsun artık. Ve özün yaydığı ışığın anlık veya ömürlük, karanlığı aydınlattığını hissediyorsun. Ve paha biçilmez bir hediye oluyor senin için. Hiçbir şeye değişmeyeceğin bir hediye.

Her girdiğim dersten sonra  - şükürler olsun iyi ki yoga hayatımda diyorum.

Beni merkezleyen, dengeleyen,

Tüm hiper, aceleci, telaşlı ve deliliklerimin kabulü içinde bana güvenli bir zemin hazırlayan,

Beni sarmanlayan yumuşak kollar yoga.

Kalp yolunda sevgiyi, duyarlılığı, anlayışı ve merhameti anımsatan yol yoga.

Öfkemle, hüznümle, yalanlarımla beni yüzleştiren,

Gölgelerim ile karşılaşmamı sağlayan güven duyduğum arkadaşım yoga

Bastırdığım ne varsa ifade bulmasına yardımcı olan el yoga.

Tüm kişilik ve benlik savaşımın içinde, egomdan sıyrılmama

Bütünlüğün içinde herkesle olduğum gibi özümde tane olmamı an be an duyumsatan rehberim yoga.

Ana uyanışımı sağlayan anaç desteğim yoga.

İçimdeki yaşam enerjimi ortaya çıkaran kaynağım Yoga..

1 Yorum

Kaz dağlarına gitmeden….

Kaz dağları

İda…
2007 senesinden beri gittiğim bu özel mekanın, kalbimde bambaşka bir yeri var.
Hani aslında bazen kelimeler tarifsiz kalır, ancak içinde olunca, yaşadığın zaman bir anlam verir, işte öyle bir yer.
Benim avatarım. Eşsiz doğası içinde, her seferinde ana rahmine giriyormuş gibi bir hisse bürünüyorum. Toprak Ananın yüceliğini hissettiğim, önünde mütevazi olmayı öğrendiğim, ve uyum içinde doğanın bütünlüğüne şahit olduğum, beslendiğim bir cennet. Her seferinde sanki ana rahminden yeniden beni doğuran bir yer. Her doğum sancılı olur. Ama biliyorum ki artık, bu doğuşlar beni her seferinde kendi içimde daha da özgürleştiriyor.
Farkında olmadan şehir hayatı ve ilişkileri içinde, yoruluyoruz. Bunu çoğu zaman görmezden geliyoruz, ya da farkına varmıyoruz, varamıyoruz, belki de devam edebilme içgüdüsü ile iyi ki varmıyoruz. Ama işte, kendi hayatlarımızda kimi kimi bazı duraklarda durmamız gerekiyor. Duralım ki, bakalım ve bakalım ki görelim.
İnternetin çekmediği, telefonların sadece birkaç ağaç altında çalıştığı bu doğal ortamda, biraz durmak harika bir duygu. Gerçekten gevşeyebilmek, hatta gevşerken, gevşeyemediklerin ile karşılaşmak, ve karşılaşma içinde zamanla görerek, gevşemeye başlamak. Gevşeyelim ki, kendi özümüzün derinliklerinde, açılalım. Neden gevşemek önemli sorusunu araştırmak çok hoşuma gidiyor. Gitgide kim olduğun ile, nerde olduğun ile, nasıl olduğun ile rahatlama olasılığı….
Hızır kampında, birçok şeye tanık oldum.
Bir haziran ayında, gökten büyük taneli dolu yağdı. Her yer beyazlar ve sis içinde kaldı.
Bir keresinde, bir selin aldığı canlara tanık oldum,
Bir keresinde, orman yangınına denk geldim.
Ama hiçbirinde küsmedim. Her seferinde daha da eksildim .
Doğa kendi yüceliği içinde..
Çok özel, çok bütün, besliyor da, yıkıyor da…
Ve burayı bu kadar özel yapan, Mehmet Alan köyünün canlarını bir başka sevdim. Hepsi gönülden insanlar: Bir alevi köyü. Evlerine davet edildim. İmece usulü hamurlar açtım, Erenlere saygı bir kahve seremonisinde bulundum. Ve burdaki insanların doğa ile yakından teması içinde, insanlıkları bana büyük öğretmen oldu.
Ve tabii buranın doğası. Etrafta kentsel çok az şey var. Ağaç evler arasında, tamamen doğal bir ortam. Bir küçük nehir akıyor kampın içinden. O su , o tatlı su. o buz gibi tatlı su. Yüzerken içebildiğin, yüzerken küçük balıkların derine dokunması ile gıdıklandığın, buz gibi eriyen karın, ve yağan yağmurun suyu çok özel. Derin yumuşacık oluyor, saçların yumuşacık oluyor. Derin çekiliyor. İlk birkaç saniye o soğukluk karşısında zorlanıyorsun. Ama eğer tüm cesaretin ile kendini bırabiliyorsan o suya, offf tarifi çok zor. Hemen alışıyorsun . Sıfırlandığın, yeniden doğduğun bir ana tanık oluyorsun. Tarifsiz…..
Herkesin yolunun geçmesini dileyeceğim bir yer. Hiç yok olmasın isteyeceğim bir yer.
İşte yarın sanki yuvama kavuşuyorum hissi ile, herşeyi ile beni ağırlayacak bir yer.
Sevgiyle…
Mey

ağaçlar arasında kaybolmuş saatler boyunca kaldığımız beyaz yoga çadırımız Yeşillikler içine saklanmış yoga yaptığımız beyaz çadırımız :)

2 Comments