Yoganın tılsımı – gölgelerim

AvsarG_8782-1Yogaya inanan, yoganın şifasını deneyimleyen bir yoga eğitmeni ve öğrencisi olarak, kendi doğamızın içine gevşerken, doğa ve yaşam ile bağımızı canlandıran, büyüten yoganın gerçekten yayılmasını dliyorum.

Yoganın tılsımlı bir değneği var. Temas ettiği haneye, dokunduğu gönüllere şifasını çok derinden veriyor, hem de usulca. Yoga bir değişim, dönüşüm yolculuğu. Bütünlüğün içinde kabul ve teslimin olduğu bir yolculuk. Ve yolculuğunun yolcusu olmaya devam ediyorsun süreçin çeşitliliği, zenginliği, acısı ve tatlısı ile…Seni ilgilendiren gittiğin yerden ziyade, yolculuğun kendisi olmaya başlıyor. Bu yolculuktaki tavrın, bu yolculukta karşılaştıkların hem içsel hem dışsal alanında, korkuların, zaafların, gölge tarafların, oynadığın oyunların farkındalığı içinde, yolunda herşey sana aynalık etmeye başlıyor. Her gördüğün ayna da kendi yansımanın farkına varmaya başlıyorsun. Kimi zaman çok zor, karşılaştıklarına bakmak, görmek, acıtıyor. Nefes’in yani yaşamın rehberliği içinde, başka bir çaren olmadığını biliyorsun artık. Ve özün yaydığı ışığın anlık veya ömürlük, karanlığı aydınlattığını hissediyorsun. Ve paha biçilmez bir hediye oluyor senin için. Hiçbir şeye değişmeyeceğin bir hediye.

Her girdiğim dersten sonra  - şükürler olsun iyi ki yoga hayatımda diyorum.

Beni merkezleyen, dengeleyen,

Tüm hiper, aceleci, telaşlı ve deliliklerimin kabulü içinde bana güvenli bir zemin hazırlayan,

Beni sarmanlayan yumuşak kollar yoga.

Kalp yolunda sevgiyi, duyarlılığı, anlayışı ve merhameti anımsatan yol yoga.

Öfkemle, hüznümle, yalanlarımla beni yüzleştiren,

Gölgelerim ile karşılaşmamı sağlayan güven duyduğum arkadaşım yoga

Bastırdığım ne varsa ifade bulmasına yardımcı olan el yoga.

Tüm kişilik ve benlik savaşımın içinde, egomdan sıyrılmama

Bütünlüğün içinde herkesle olduğum gibi özümde tane olmamı an be an duyumsatan rehberim yoga.

Ana uyanışımı sağlayan anaç desteğim yoga.

İçimdeki yaşam enerjimi ortaya çıkaran kaynağım Yoga..

Yorum yaz

Kaz dağlarına gitmeden….

Kaz dağları

İda…
2007 senesinden beri gittiğim bu özel mekanın, kalbimde bambaşka bir yeri var.
Hani aslında bazen kelimeler tarifsiz kalır, ancak içinde olunca, yaşadığın zaman bir anlam verir, işte öyle bir yer.
Benim avatarım. Eşsiz doğası içinde, her seferinde ana rahmine giriyormuş gibi bir hisse bürünüyorum. Toprak Ananın yüceliğini hissettiğim, önünde mütevazi olmayı öğrendiğim, ve uyum içinde doğanın bütünlüğüne şahit olduğum, beslendiğim bir cennet. Her seferinde sanki ana rahminden yeniden beni doğuran bir yer. Her doğum sancılı olur. Ama biliyorum ki artık, bu doğuşlar beni her seferinde kendi içimde daha da özgürleştiriyor.
Farkında olmadan şehir hayatı ve ilişkileri içinde, yoruluyoruz. Bunu çoğu zaman görmezden geliyoruz, ya da farkına varmıyoruz, varamıyoruz, belki de devam edebilme içgüdüsü ile iyi ki varmıyoruz. Ama işte, kendi hayatlarımızda kimi kimi bazı duraklarda durmamız gerekiyor. Duralım ki, bakalım ve bakalım ki görelim.
İnternetin çekmediği, telefonların sadece birkaç ağaç altında çalıştığı bu doğal ortamda, biraz durmak harika bir duygu. Gerçekten gevşeyebilmek, hatta gevşerken, gevşeyemediklerin ile karşılaşmak, ve karşılaşma içinde zamanla görerek, gevşemeye başlamak. Gevşeyelim ki, kendi özümüzün derinliklerinde, açılalım. Neden gevşemek önemli sorusunu araştırmak çok hoşuma gidiyor. Gitgide kim olduğun ile, nerde olduğun ile, nasıl olduğun ile rahatlama olasılığı….
Hızır kampında, birçok şeye tanık oldum.
Bir haziran ayında, gökten büyük taneli dolu yağdı. Her yer beyazlar ve sis içinde kaldı.
Bir keresinde, bir selin aldığı canlara tanık oldum,
Bir keresinde, orman yangınına denk geldim.
Ama hiçbirinde küsmedim. Her seferinde daha da eksildim .
Doğa kendi yüceliği içinde..
Çok özel, çok bütün, besliyor da, yıkıyor da…
Ve burayı bu kadar özel yapan, Mehmet Alan köyünün canlarını bir başka sevdim. Hepsi gönülden insanlar: Bir alevi köyü. Evlerine davet edildim. İmece usulü hamurlar açtım, Erenlere saygı bir kahve seremonisinde bulundum. Ve burdaki insanların doğa ile yakından teması içinde, insanlıkları bana büyük öğretmen oldu.
Ve tabii buranın doğası. Etrafta kentsel çok az şey var. Ağaç evler arasında, tamamen doğal bir ortam. Bir küçük nehir akıyor kampın içinden. O su , o tatlı su. o buz gibi tatlı su. Yüzerken içebildiğin, yüzerken küçük balıkların derine dokunması ile gıdıklandığın, buz gibi eriyen karın, ve yağan yağmurun suyu çok özel. Derin yumuşacık oluyor, saçların yumuşacık oluyor. Derin çekiliyor. İlk birkaç saniye o soğukluk karşısında zorlanıyorsun. Ama eğer tüm cesaretin ile kendini bırabiliyorsan o suya, offf tarifi çok zor. Hemen alışıyorsun . Sıfırlandığın, yeniden doğduğun bir ana tanık oluyorsun. Tarifsiz…..
Herkesin yolunun geçmesini dileyeceğim bir yer. Hiç yok olmasın isteyeceğim bir yer.
İşte yarın sanki yuvama kavuşuyorum hissi ile, herşeyi ile beni ağırlayacak bir yer.
Sevgiyle…
Mey

ağaçlar arasında kaybolmuş saatler boyunca kaldığımız beyaz yoga çadırımız Yeşillikler içine saklanmış yoga yaptığımız beyaz çadırımız :)

Yorum yaz

Resimden içimde doğanlar…

An içinde oluşan çemberin boşluğunda

İfadesi çarpıcı bir şekilde yükselen, konuşan, hareketli bir hal

Beliriyor.

Ve kendini ufak ufak

İnişli çıkışlı hareket eden dalgalara bırakıyor

Kapsayarak yaşamı….

Türlü renkler içinde

Her bir renk ifade bulsun

Kendi bütünlüğü içinde

Ve çemberin yarattığı boşluk içinde

Birbirini besleyerek, etkileyerek

Yaşamı kapsasın….

Yorum yaz

Hissettiğimi hissetmek hoşuma gidiyor…

Yoga birleştirmek anlamına geliyor. Yoga’ya ilk başladığım zamanki algımda, yogayı sanki parçalar birbirinden kopmuş ve yeniden birleştiriyorum gibi algılardım. Bedenin sağ ve solu, zihin ve fiziksel beden, hayat ve ben gibi. Ve yıllar içinde perspektifim genişleyerek çok daha kapsamlı oldu. Yoga unuttuğumuz varolan bütünlüğü anımsamamıza yardımcı olan yollardan biri. Mesela fiziksel bedenimizin bir bütünlüğü var. Örneğin omurgamımızın doğal kıvrımları var. Çoğu zaman çeşitli edindiğimiz alışkanlıklardan, duygusal kısıtlanmalardan, duruş bozukluklarından ve hareketsizlikten dolayı, kamburlaşmaya başlıyoruz, omurganın varolan bütünlüğünden farkında olarak veya çoğu zaman olmayarak, ödün veriyor veya sabote ediyoruz. Yoga yaparak, tekrar fiziksel bedenimizin bütünlüğünü hatırlıyoruz. Bedenin katmanlarının farkına vararak, bunu onurlandırmaya başlıyoruz. Beden sadece gözüken fiziksel bedenimiz değil. En dış, yüzeydeki, görünür katmanımız fiziksel bedenimiz. Halbuki enerji bedenimiz var, zihinsel bedenimiz var. Bütün katmanlar iç içe geçmiş vaziyette, birbirlerini besliyor, birbirlerinden besleniyor, devamlı hareketlilik içinde etkileşim içindeler. Bütüncül bir yaklaşım içinde, bedenimiz ile tüm katmanları ile daha şeffaf, daha samimi ve daha hasssas bir bağ kurmaya başlıyoruz. Zamanla bu algı, hayatımıza yansıyor. Ben hayattan kopmuş değilim. Hayatın içindeyim. Hayat burda, ben başka bir yerde değilim. Birşeyleri yakalamam gerekmiyor, hayatın içinde olmak için. Bu algı içinde utanç, suçlama gibi insanı derinlerinde ızdırap içine sokan duygulardan zamanla arınmaya başlıyorsun. Olanı olduğu gibi daha net görmeye, kabul etmeye başlıyorsun. Teslimiyet başlıyor. Kişi ilk olarak kendine daha kolay teslim olmaya başlıyor. Kontrol etmekten ziyade, olanı olduğu gibi kabul etmeye başlıyorsun. Kim olduğun ile, nerde olduğun ile, nasıl olduğun ile rahatlamaya başlıyorsun. Bu da beraberinde özgürlüğü getiriyor.

Yoga herşeyden önce bir farkındalık çalışması ve kendini davet ettiğin sabitlik içinde derinden bir dinleme hali. Bu farkındalık çalışması içinde, ilk karşılaştığın katman kendi fiziksel bedenin. Hissederekten algılarının yardımı ile bedeni keşfetmeye başlıyorsun ve bedenini dinleyerekten neyi, nerde, nasıl kasmaya  başladığını algılamaya başlıyorsun. Direnç noktalarınla karşılaşmaya başlıyorsun. Daha sonra bu farkındalık, nefese ve zihne ve kendi ruhunun gizemi içinde daha derinlere taşınıyor. Bu keşif yolculuğu çoğu zaman kolay olmuyor. İnsan kendi benliğinde çıktığı bu yolculukta, açıklık içinde, birçok alışkanlıkları, yargıları, egosu, hisleri ve acıları ile karşılaşıyor.  Ama belki de ilk defa kendi karşısında bu kadar çıplak kalabilme imkanı bulabiliyor ve en güzeli yargısızlığa, yorumsuzluğa davet edildiği bu ortamda, sınırsızlığı keşfetmeye başlıyor.

Bir hocam yoganın hipnozdan çıkma durumu olduğunu söylemişti. Sanki doğumdan itibaren istemli veya istemsiz bir şartlandırılma içinde yaşamış ve yoga ile bu şartlandırılmışlıkların dışına çıkıp, kendi içimize uyanarak daha tam olma imkanı verilmişti, kalbimizin iç sesini duyarak. Kalbimizi duymak, kim olduğumuzu duymak çok kolay değil. Hep konuşan zihnimizin sesini kısmak biraz zaman alıyor. Yoga ve meditasyon yaparken girdiğimiz sabitlik sessizliği içinde, birşey yapma ihtiyaçı duymadan, sadece olanla kalmayı araştırarak, beden içindeki hislerimizi duymaya başlıyoruz. Ve eğer bize sunulanı dinlemeye ve duymaya başlayabilirsek, herşey hayatta bütünlük içinde rehberimiz olmaya başlıyor.

Yoga aşka düşmek gibi. İlk kendimize, narsist bir şekilde değil, kendini bularak, kendine aşk yaşamaya başlıyorsun. Ve zamanla bu aşk bütün bir hayatına yansıyor. Çevrene, ilişkilerine, tüm canlılara daha duyarlı olmaya başlıyorsun. Görünür olandan görünmez olana bakmaya başlıyorsun. Bir sonraki adımın bilinmezliği içinde, gizeme kendini daha kolay, bütün ve rahat bırakmaya başlıyorsun. Ana uyanıyorsun, an içinde bütün varlığınla 100/100 dahil olmaya başlıyorsun. Tam potasiyelinde yaşam enerjin ile karşılaşıyorsun. Sonsuz enerji varlıklarıyız. Daha korkusuz ve spontan olmaya başlıyorsun. İçindeki çocuğu uyandırıp, yetişkin bilinçi içinde kalarak. Zihin korku yaratır. Korkularımız bizi sınırlanırır, bastırır, kapatır. Kalbi dinlemeye başlıyorsun, kalpten yaşamaya ve kalpten görmeye başlıyorsun. Ve bir kere o kalp açıklığı olduğu zaman, kalbin acı çekmesinden de korkmaz oluyorsun.  Üzüntün de, sevinçin de tam oluyor. Hayatın bütününü oluşturan zıt gibi gözüken ama birbirini tamamlayan herşeyi (mutluluk – mutsuzluk gibi, acı – keyif gibi) karşılamaya başlıyorsun. Hayat bizim savaşımız. Ve bu savaş içinde kabulün ve teslimiyetin daha kolay oluyor.

Eski Mısır’daki inanca göre yaşamdan sonsuzluğa geçiş yolculuğunda kalp, adalet ve düzen tanrısı tarafından tartılır. Sorgulama sırasında sahibine ihanet etmeyen ve tüy kadar hafif çeken kalp sınavı geçer ve ebedi hayata kavuşur. Kalbin hafiflemesi ne demek ? Kalpten hissetmek ne demek ? Bir kere gözündeki perde kalkınca, sözlerin , davranışların , aksyonların değişiyor. Neyi göremediğimi çok sorguladım. Kendi çektiğim huzursuzluğum, acım içinde. Ve soruların cevapsızlığı içinde, hayata bağlandım.

Yoga hocalığı yapıyorum. Hoca lakabını sevmiyorum. Yoga dersleri vermeyi pratik ediyorum. Deneyim ve hissettiklerimi paylaşıyorum. Yoga dersinde farkında olarak veya olmadan, edindiğimiz kimlik, maskelerimizden sıyrılıyoruz. 2000 senesinde ders vermeye başladım. Bu çok sevdiğim yolda yoga araçılığı ile harika buluşmalar yaşadım. Birçok öğrencim aslında benim hocalarım. Kim öğrenci kim hoca bunlar hep tartışılacak kavramlar. Kavramlara ihtiyaçımız var, ama kavramların ötesine geçmek çok güzel bir araştırma. 2006 sonunda 9 sene yaşadığım New York’tan İstanbul’a döndüm. Ve o zamandan beri Cihangir Yoga’da dersler veriyorum. (www.cihangiryoga.com) Yıllar içinde hocalık eğitimleri de vermeye başladım. Yogayı hayatlarına katmak isteyen, yogada derinleşmek isteyen, ve yoga öğretmek için adımları atmak için birçok kişiye yollarında rehber oluyorum. Ama asıl rehber görünmez bir el var, ben sadece kimi yerde araçı oluyorum, kimi yerde yoldaş…

Birşey kendi doğallığında ifade bulduğu zaman, özgürleşmeye başlıyor kanımca. Ve yoga aracılığı ile, kendimiz olmaya başlıyoruz daha rahat, tüm zaaflarımız, korkularımız, ve renklerimiz ile. Tek renk değiliz. Birçok renge sahibiz. İçimizdeki deliliği daha çok kucaklama yanlısıyım. Her insan bir dünya ve bu dünyalar ifade bulsun. Karanlıklarımız aydınlansın.

Yoga yaparken, hayat gibi bir yolculuk içinde olduğunu deneyimliyorsun. Yolculuğun yolcusu olduğunu hatırlıyorsun. Yolculuğun keşfi içinde, kimi zaman yol çetin, kimi zaman yol kıvrak, kimi zaman düz…Kimi zaman duraklar var, kimi zaman çukurlar, kimi zaman müthiş çoşkular, heyecanlar, keyifler, huzurlar var. Yolcu olarak, yolculuğuna tam iştirak etmeye başlıyorsun. Ve yolculuğunda seni sen olmana yardımcı olan tüm güzelliklere, engellere, kimi zaman elini tutan, kimi zaman çelme takan tüm canlara, şükran duymaya başlıyorsun zamanla. Derdin yaşamak oluyor.

2 Comments

Seçim sonrası

Bir ilkti benim için. Birçok kişi gibi. Oy ve ötesi araçılığı ile bir bina sorumlusu olarak görev başında olucaktım. Toplantılara katıldım, önceden sandık müşahitleri ile buluştum. Onlar ile diyaloğu gerektiği zaman kurdum. Benim okulumun sadece 4 sandığı olduğu için, koordinasyonu sağlamak çok kolaydı. Okulum galatasaray hamamına yakın Özel Zoğrafyan Rum Lisesi idi. İlk defa bu sayede bu okulun varlığını öğrendim ! ( Seçim günü okul müdürü ile tanışma ve konuşma fırsatım oldu, her öğrenciye 2 hocanın düştüğü bir okul, yaklaşık 28 öğrenci ve 14 öğretmen varmış).

O gece çok az uyuyabildim. Tuhaf bir heyecan içindeydim. Acaba herşeyi iyi öğrenmişmiydim sorgusu içindeydim hep. Her saat başı uyandım. Ve sonunda erkenden görev başına gitmek üzere yola çıktım. Sabahın 6′sı, sessiz boş İstanbul’da araba kullanmanın keyfine vararak. Güzel İstanbul’umuz. Ne olursa olsun….

Yavaş yavaş okulda toplanmaya başladık. Oy ve ötesinden görevli arkadaşlarda tam vaktinde geldi. Ne acaip bir duygu dedim. Hiç tanımadığım kişiler ile bir bağ oluşuyor. Bir beraberlik hissi. Aslında ne kadar güzel bir duygu diye düşündüm. Orda partili görevli arkadaşlar ile de tanışmaya başladım. Bİr tanesi Yaşar, kürt CHP partisi adına görev yapan kişi, canayakınlığı ve yardımseverliği ile dikkatimi çekti.

Ben bina sorumlusu olmama rağmen, kendimi 1120 numaralı sandıkta, sandık müşahiti olarak atadım. Seçim kurulu üyeleri ile tanıştım. AK partiden, Saadet partisinden, CHP partisinden, tarafsız görevliler ile. Aslında ne garip dedim hepimiz burda beraberiz, ve böyle partili olarak sanki bölünüyoruz. Ama aslında bir araya gelince, o çizgiler daha bulanık olmaya  başlıyor.

Her gelen seçmenin gözünün içine baktım. Gerçekten. O kadar farklı kesitlerden yaklaşık 270 kişi geldi gitti. Başörtülüsü, Kara çarşaflısı, çok yaşlısı, gençi, entellektüel olanı, okuma yazma bilmeyeni, hatta Türkçe bilmeyen (Anne kürt bir bayan, kızı ve asi oğulu ile gelmişti) bir seçmen bile vardı.

Seçim bittikten sonra, yine kurul üyesi eksik olduğu için , sandık başkanımız beni kurul üyesi yaptı. Bizim sandık gerçekten hızlı ve güzel bir iş bölümü ile uyumlu çalışıyordu. Aramızda gırgır da yapıyorduk. Saadet partili yogayı merak etti. Bir ara sohbet ettim.

Seçim sistemini, oy saymayı, tutanak tutmayı çok iyi öğrendim. Ve bu kadar ilkel bir seçim sistemi karşısında şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Başka nasıl bir yolu olur bilmiyorum, ama bu sistem gerçekten kötü. Çizelgeler çok küçük, küçücük bir kareye çarpı koyuyorsun. Çok kolay her aşamasında, bilinçli veya bilinçsiz hata yapmaya çok müsait bir ortam ve manipulasyona çok açık. Ak partili kişi bir ara partili arkadaşını da yanına destek olarak çağırmak istedi. Müsade etmedik. 7 kişiyiz gerek yok dedik. Ama tabii ki de herkes gibi izleyebilir…Ve seçim sırasında, hangi partililer örgütlü güzel çalışıyor, hangisi çok yetersiz tanık oldum.

Ben çok sorunsuz bir okulda görev yaptım. 4 sandığımın tutanaklarını beklerken, mardinli 4 kürt ile konuşma fırsatım oldu. Mardin’i çok merak ettiğimi söyledim. “Gidin bütün dinler kucaklanır ve delilerin olduğu bir yerdir” dedi. Ben de “ne güzel hepimiz deliliğimizi kucaklasak keşke” dedim. Mutluydular. BDP’nin başarısından dolayı. Giderken ellerini sıktım. Beraberiz bu ülkede, hep beraber yaşamayı, ve birbirimizi daha çok görmeyi diledim.

İnsan insana dokunduğu, değmeye başladığı yerde empati oluşuyor. Biz ve siz olmaktan ziyade, birbirimizi daha çok dinlemeyi, konuşmayı, anlamayı, anlaşılmayı, anlatmayı diledim.

Çok yorgun çıktım. Seçim sonuçları çıkıyordu. İçim biraz garip hissediyordu. Seçim sonrası çok düşündüm. Ak parti yandaşlarına ağır suçlamalar yapan, gerizekalı diyen arkadaşlarımın söylemi beni içimde çok boğudunu hissettim. Ötekileştirme her türlü devam ediyor. Öncelikle gerçekten AK parti tabanının ihtiyaçları nedir ? Yok saydığımız neler var ? Bunca zaman neler oldu acaba ? Bu gibi soruları kendimce anlamaya çalıştım. Tabii politik bir sürü parametre vardır eminim oyunun içinde. Ama insan temelinde, birbirimizi daha çok dinleyip, anlayabilirizi savunuyorum.

Yarı isviçreli olmama rağmen, ülkemden gitmeyi hiç düşünmüyorum. Karamsarlığa kapılmadım. Bindiğim taksici ile, kapıcımız ile, bakkalımız ile daha çok konuşuyorum. Sözlerime dikkat ederek, karşımdakini incitmeyecek bir şekilde. Hem dinliyorum, hem kendimce kendimi anlatıyorum.

Bu ülkeyi seviyorum. Yurdum insanını seviyorum. Bir dahaki seçimlerde yine çalışmak istiyorum. Ne de olsa artık her aşamasını çok iyi öğrendim. İnanıyorum ve inanmak istiyorum her türlü insanı kapsayacak, herkesin özgür bir şekilde yaşayabileceği bir düzenin olabileceğine…Daha çağdaş, daha aydın, değerlerimizi de koruyarak…Anadoluya gitmek istiyorum ilk fırsatta Mardin, Urfa, Diyarbakır. Ve keşke etnik çeşitliliğimize bir ayrılık değil zenginlik olarak bakabilsek…

Yorum yaz